ÇEVRE HIGHLIGHTS - 29. SAYI

46 OCAK 2026 Süleyman BULUT Röportaj Çocukluğumuzdan beri kitaplarıyla bize hem eğlenceli hem de öğretici bir dünyanın kapısını açan yazar Süleyman Bulut bizimle. Okuduğumuz sayfaların arkasındaki gerçek sesi duymak gerçekten çok heyecan verici. Röportajımızı kabul ettiğiniz için teşekkür ederiz. Sizi daha yakından tanımak isteriz. Bize kısaca kendinizden ve yazarlık yolculuğunuzun nasıl başladığından bahseder misiniz? Beyşehir Gölü kıyısında bir köyde doğdum. Beyşehir Gölü, Konya-Isparta sınırları içinde Orta Anadolu’da Türkiye’nin ikinci büyük gölü. O gölün kıyısında bir köyde doğdum. İlkokulu köyümde tamamladım ve size şimdi çok tuhaf gelecek ama ben ilkokul dönemimde ders kitaplarının dışında bir kitap görmedim, okumadım da roman, öykü, şiir, tiyatro kitapları gibi. Çünkü o yıllarda benim köyüme sadece ders kitapları ulaşıyordu. Öykü nedir, şiir nedir bunlarla Türkçe ders kitabında karşılaştım. 5. sınıf Türkçe ders kitabında üç öykü ve bir şiir beni çok etkilemişti. Behçet Necatigil’in “Kır Şarkısı” şiiriydi. Kırları anlatan bir şiirdi. Çok hoşuma gitmişti. Ezberlemiştim. Bir de üç öykü hiç unutmuyorum. O öyküleri de ezberlemiştim. Neredeyse satır satır. Bu üç öykü Ömer Seyfettin’in Kaşağı öyküsü, Reşat Nuri Güntekin’in Kirazlar öyküsü ve Refik Halit Karay’ın Gurbet Hikâyeleri. Bu üç öykü beni çok etkilemişti. Ortaokul için ilçemiz Beyşehir’e gittik. Orada bir öğretmenim bana halk kütüphanesi olduğunu söyledi, yerini tarif etti. Ben o halk kütüphanesine gittim. İşte ders kitapları dışında okuduğum ilk kitabımı o halk kütüphanesinden alıp okudum. Okumayı çok sevdim ve Beyşehir’de kaldığım 6 yıl boyunca her yıl en çok kitap okuyan üyesiydim. Okumayı çok seviyorum, çok keyif alıyorum. Onun için sürekli halk kütüphanesinden yararlandım. Sonra üniversite için İstanbul’a geldim. Puanım başka yerlere de tutuyordu ama ben İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesini tercih ettim. Fakültenin de maliye işletme bölümünü seçmiştim. Bu alanlar ağırlıklı olarak matematikle çalışılan alanlar. Bu konu üzerine düşünmeye başlayınca rakamlardan daha çok harfleri sevdiğimi fark ettim. Belki İktisat Fakültesi okumamın bana en büyük yararı bu oldu. Bunu fark ettirmek oldu. Bunu fark edince o alanda çalışmalar yapayım dedim ve ilk yazma çalışmalarına başladım. Eğer ben iyi bir okuyucu olmasaydım yazar olmaya, yazmaya karar verebilir miydim bilmiyorum ama versem bile bu kadar verimli olamazdım. O kazanımlar, o okumaların kazanımları yazarken bana büyük destek sağladılar. İlk İstanbul Radyosu’na oyunlar yazarak başladım. Daha sonra çocuklar için kitaplar yazmaya başladım ve bir daha da bırakmadım. Bizler Mesafe Edebiyat Dergisi yazarları olarak lisenin tüm kademelerini okuyan gençleriz. Sizin de lise hayatınızı merak ediyoruz. Nasıl bir lise hayatınız olmuştu? Bizim gibi sizlerin de edebiyat dergisi çıkarmak gibi ya da edebiyatla ilişkili bir anınız var mı? Ve bir kitap tavsiyesi vermenizi istesek okumak için bizlere hangi kitabı tavsiye ederdiniz? Sizin gibi alanında deneyimli bir yazarın önerileri bizim için çok önemli. Bizim zamanımızda lisede, yani ortaokuldan liseye geçtiğinde fen ve edebiyat diye ayrılırdı. İkisinden birini seçmek zorundaydınız. Fen ve edebiyat. Ben şimdi çok iyi bir okuyucuydum. Böyle edebi okumalarım, edebiyata çok yakınım ama eğer edebiyatı seçersem lisede üniversitede girebileceğim alan sayısı çok sınırlıydı. Feni seçersen çok daha genişti. O yüzden ben lisede, aslında edebiyat sevgim olmasına rağmen, fen bölümünü seçtim ve fen bölümünü bitirdim. Lise döneminde biz duvar gazetesi çıkarırdık. Şimdiki gibi böyle ne sosyal medya olanakları ne hani böyle bir dergi, gazete, basma olanakları diye bir şey söz konusu değildi. Elle yazdığımız kağıtları büyük bir levhanın üzerine yapıştırarak duvar gazetesi oluştururduk. Okulun koridorundaki uygun bir yere asardık. O duvar gazetesini sanırım 6-7 sayı kadar çıkardık. Lise döneminde benimedebiyat çalışmalarımböyle oldu. Ozamanlar okuduğum bir roman beni çok etkilemişti. Hâlâ çok severek okurum, birçoğunuz biliyordur, Ferenc Molnár’ın Pal Sokağı Çocukları. Arkadaşlığı ve dostluğu bu kadar güzel anlatan çok az roman vardır. Mesela o beni çok etkilemişti ve edebiyat sevgimi kat kat artırmıştı. Ayrıca mutlaka hayatınızda birkaç tane Jules Verne romanı okuyun. Jules Verne müthiş bir yazar. Tesadüfen okuduğum bir romanında Jules Verne İstanbul’u anlatıyordu. Tophane’de bir camide başlıyordu roman. Hemen Google’a girdim. Cami yerinde duruyor. Evet anlattığı cami. Evet o bilgiler doğru. Çok şaşırmıştım. Sonra Jules Verne’in hayatını araştırdım, İstanbul’a gelmiş mi acaba diye. Bu kadar gerçek anlattığına göre gelmiş olmalı diye düşündüm. Jules Verne hayatında Paris’in dışına çıkmamış. Yerli yazarlarımızdan öneride bulunmamı isterseniz de mesela Sait Faik’i hiç okumamışsanız Sait Faik’i okumanız çok yararlı olur. Zaten birkaç kitabını okuduktan sonra diğerlerini de okuyacaksınız. Birkaç Aziz Nesin kitabı okumak da sizin mizah duygunuzu ya da bizim toplumun geçmişteki mizah duygusunu anlamanız açısından faydalı olacaktır. Eserlerinizde Mustafa Kemal Atatürk’ü yalnızca bir devlet kurcusu olarak değil, aynı zamanda düşünen, okuyan, sorgulayan bir birey olarak okuyoruz. Genç okurların Atatürk’ün bu entelektüel yönünü daha iyi kavrayabilmesi için kitaplarınızdaki hangi sahne veya olay özellikle sizin için çok önemlidir? Yaşanmış bir Atatürk anısından yola çıkarak cevap vermek istiyorum bu sorunuza. Hastalığının son aylarında, Dolmabahçe Sarayı’ndaki o son haftaları, Eski Milli Eğitim Bakanı bir arkadaşı onu ziyarete gelir. Kapıdan girer. Bakar ki Atatürk kanepede oturmuş bir kitap okuyor. Yaklaşırken yahu paşam der, Samsun’a kitap okuyarak mı çıktınız? Bırak şu okumayı der. Atatürk gülümser. Çocukluğumdan beri hep harçlığımın yarısını kitaba ayırdım, der. Eğer okuyan birisi olmasaydım, o kitapları okumasaydım, Mustafa Kemal olamazdım. Yaptıklarımı yapamazdım. Okumanın önemini anlatan çok güzel bir Atatürk anısı. Halide Edip Adıvar, Sakarya Savaşı’nda onbaşı olarak cephededir. Orada gördüklerini de anlatır. Böyle masanın üzerinde büyük bir harita var. Bütün komutanlar Başkomutan Mustafa Kemal Atatürk, İsmet Paşa, Fevzi Paşa, Ali Fuat Paşa, bütün paşalar haritanın etrafında hangi tepede ne gelişme olursa hemen telefonla, sahra telefonuyla anlatıyor. Haritanın üzerine işaretler konuyor. O zaman Mustafa Kemal Paşa, o işaretlere bakarak hangi tepede olayın bizim lehimize mi bizim aleyhimize mi geliştiğini görüyor. Yani Atatürk’ün aklınla görme dediği olay bu ama aklınla görebilmen için o okuma faaliyeti çok önemli. Yahya Kemal, Ahmet Rasim, Süleyman Nazif gibi edebiyatımızın değerli isimlerinin yer aldığı “Nüktedan” adlı eserinizdeki nükteler yalnızca geçmişin mizah anlayışının değil, aynı zamanda dilimizin inceliğini, düşünce zarafetini ve kültürel hafızamızın derinliğini de yansıtıyor. Ancak günümüzün iletişim biçimleri değiştikçe bu tür söz sanatlarının etkisininde azaldığını görüyoruz. Sizce bu nüktenin değerini yaşatmak için nelere dikkat etmeliyiz? Gençler bu sözü nasıl anlar, nasıl korur? Nükte sözlü bir şaka sanatıdır. Yani nükte sözde olur yazarak değil. Ben kitabımdan örnek verdiğiniz bu kişileri ele aldım çünkü bu yazarlar gerçekten gündelik hayatlar içinde de çok nüktedan çok hazır cevap insanlar. Bunları yazılı hale getirerek kaybolmamasını sağladığımı düşünüyorum. En azından daha sonraki nesiller, geçmişte sözlü mizahın bu örneklerini okuyabilecekler. Artık sosyal medya mizahı dediğimiz daha değişik bir şey çünkü kullanılan araçlar değişiyor. Yani toplum değiştikçe mizah devam eder ama mizahın tonu biraz değişir. Bu da gayet doğal. Çünkü zamanın ruhuna uymak durumundadır. Doğal buluyorumbenbudeğişimleri. Deyimleri ya da atasözlerini sadece bir sözlük, açıklama, tanımbiçiminde vermek yerine onları öyküyle yani hayata bağlayarak anlatan bir yazarsınız. Bu da kitaplarınızı hem öğretici hem de eğlenceli hale getiriyor. Bu yaklaşımınıza güzel bir örnek olarak kitaplarınızdan kısa bir bölüm ya da bir öykü fikri paylaşabilir misiniz? Deyim ve atasözlerini böyle farklı yapmasaydım ders kitaplarının anlattığı biçimde anlatmış olacaktım. Onu zaten ders kitapları yapıyor, ben farklı bir şekilde nasıl anlatırım diye düşünürken benim de öğrenmemde yardımcı olduğu için bu yolu keşfettim. mesela ben deyim ve atasözleriyle daha okula başlamadan tanışmıştım babaannem sayesinde. Biz bir çiftçi ailesiydik. Annem babam tarlaya çalışmaya giderlerdi. Bizi babaanneme bırakırlardı. Babaannem ne zaman onun hoşlanmadığı bir şey yapsak ya da kızdırsak hemen bir laf patlatırdı. O lafın ne demek istediğini anlamazdık ama o laf çok değişik gelirdi bize. İlginç gelirdi, hep dikkatimizi çekerdi. Babaannemden duyduğum ve bizim yörede kullanılan iki deyim örneğini size aktarayım. O zamanlar her mevsim her sebze ve meyve bulunmazdı. Kışın kış sebzeleri olurdu, yazın yaz sebzeleri. Kış sebzeleri de biliyorsunuz lahana pırası vb. Biz kışları bu türlü sebzeleri çok yemek zorunda kalırdık. Bu bizim hiç hoşumuza gitmezdi. Bir akşam yine öğlen yediğimiz pırasa sofraya getirilince kardeşimle ben mızıldanmaya başladık. Mızıldanmak; beğenmemek, şikayetçi olmak, burun kıvırmak anlamına geliyor. Biz böyle yapınca babaannemhemen bize döndü. Dedi ki ayranın budur, yarısı sudur, yesen de budur, yemesen de budur dedi. O laf çok güzel, hoşumuza gitti ama ne demek istediğini anlamadık. Biz de sorardık anlamını ama babaannem söylediğinin açıklamasını yapmazdı. Aynı şeyi bir daha tekrarlardı. Ben o yaşlarda bunların deyim ya da atasözü olduğunu elbette bilmiyordum. Sonra okula başlayıp deyim ve atasözlerini öğrenmeye başladığımda bunların babaannemden duyduğumuz, hoşumuza giden ama anlamını bir türlü çıkartamadığımız sözler olduğunu anladım. Ayrıca bizim büyüdüğümüz yer Konya bölgesi olduğu için çokça Nasrettin Hoca fıkraları anlatılırdı. İşte büyüdükçe, atasözleri, deyimlerini de öğrenmeye başladıkça birçok deyimin ortaya çıkış öyküsünün Nasrettin Hoca fıkralarına da dayandığını öğrendik. Fark ettim ki aslında bu deyim atasözleri durup dururken ortaya çıkmıyor. Bir olay oluyor yüzyıllar önce sonra o olayda kullanılan bir cümle kullanına kullanına deyim ya da atasözü haline geliyor. Eğer bir deyim ya da atasözünün ortaya çıkış öyküsünü biliyorsam onun anlamını daha rahat kavrıyordum ve aklımda kalıyordu. Sonra bu ortaya çıkış öykülerinden bir deyim atasözü kitabı yapsam öğrencilere yardımcı olur mu diye düşündüm. Masaya oturduğumda ben baktım ki en fazla hani 30-40 tane ortaya çıkış öyküsü biliyorum. Nasıl yapayım, diye düşündüm. Kütüphanelere gittim, araştırmalar yapmaya başladım. Folklor dergileri, halk edebiyatı dergilerini taradım. İşte oralardan da yararlanarak 101 tane deyimin ortaya çıkış öyküsünü, 101 tane atasözünün ortaya çıkış öyküsünü bu kitaplarda sizlerle paylaştım.

RkJQdWJsaXNoZXIy MjIxMTc=